1. Tekstler

  2. Makale

  3. Orçun Ulusoy
  4. Göçmenler, ölümler ve insanlık onuru
Göçmenler, ölümler ve insanlık onuru,göçmenler,ölümler,ve,insanlık,onuru

Göçmenler, ölümler ve insanlık onuru

2014 yılı acı dolu bir yıldı. Akdeniz'de 3000[1] den fazla insan, Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken, boğularak, susuzluktan, açlıktan, kalp krizinden, donarak, kayalara çarparak, silahla vurularak veya “istatistiksel olarak belirgin bir anlam taşımayan” nedenlerle öldü.

A+ A-

Acı dolu bir yıl...

Bazılarının bedeni birkaç saat ya da gün sonra bulundu. Teşhis edilebilenlerin mezarı oldu, isimleri yazıldı. Bazıları ise haftalar, aylar sonra bulunabildi. Çürümüş vücut parçası ve kimliği, yaşı ve etnik kökeni tam olarak belirlenemedi ifadeleri, Akdeniz'de yaşamını yitiren göçmenlerin adli tabip rapolarında en sık geçen ifadeler oldu. Elbette mezar taşlarında dosya numaralarından başka bir yazı da yeralmadı.

Tablo: 1993-2011 yılları arasında Akdeniz’deki göçmen ölümlerine ilişkin iki farklı veritabanının sayıları. Kaynak: Tracking Deaths in the Mediterranean, Tamara Last ve Thomas Spijkerboer, 2014, http://thomasspijkerboer.eu/wp-content/uploads/2015/01/Tracking-Deaths-in-the-Mediterranean.pdf

2015 daha kötü bir yıl olacak. Henüz yılın yarısı bile olmadı ama yüzlerce insanın öldüğüne ilişkin resmi raporlar, binlercesinin kayıp olduğuna ilişkin tanık ifadeleri mevcut[1]. Avrupa'ya yönelik bu göçün azalacağına, duracağına, rota değiştireceğine dair bir işaret de yok, bu yönde bir beklenti de. Kuzey Afrika'daki, Afganistan'daki çatışmalar devam ediyor, Suriye ve Yemen'dekiler şiddetleniyor. Pek çok Asya ve Afrika ülkesinde genç kadın ve erkekler, ailelerine bakabilmek, onlara daha iyi bir yaşam sağlayabilmek için yollara düşüyorlar. 2015 yılında Akdeniz'de binlerce insanın öleceğini herkes biliyor; politikacılar, sahil güvenlik güçleri, sivil toplum temsilcileri, aktivistler ve o derme çatma teknelerle yola çıkan göçmenler ve mülteciler.

ABD-Meksika sınırında “yasadışı sınır geçişlerini” önlemek için 1993 yılında başlatılan “Abluka Operasyonu”nu (Operation Blockade) vedevamındayürütülen Operation Gatekeeper (Bekçi Operasyonu, 1996) çerçevesinde, göçmenlerin sınır boyunca geçişin kolay olduğu bölgelerden, tehlikeli bölgelere yönlendirilmesi planlanmıştı. Bir kurum içi bilgi notunda, ABD sınır güvenlikbirimi, düzensiz göçmenleri sınır boyunca tehlikeli bölgeleri kullanmaya zorlayarak, geçişleri azaltmayı, meydana gelecek ölümler ile de sınırın diğer yanında göç etmeyi düşünenlere bir mesaj verilmesinin hedeflendiği ifade edilmişti[2]. Neredeyse 30 yıl sonra, Dünya'nın pek çok noktasında, ama en çok da Akdeniz'de, göçmenler bu mesajı hala almamışlar gibi görünüyor. Rotalar değişmedi, geçişler azalmadı ama ölümler onlarla değil binlerle ifade edilmeye başlandı.

Avrupa'nın kale surları

2000’li yılların başından itibaren “Avrupa Kalesi” göç ve iltica alanında çalışan sivil toplum temsilcileri, aktivistler ve akademisyenler arasında sıkça kullanılan bir terim haline geldi. Avrupa Birliği’nin kendisine yönelik dış göçü kontrol altına alma iddiası, komşuları ile olan ilişkilerinde, ikili ya da çok taraflı anlaşmalarında, kalkınma yardımlarında ve üye devletlerin iç hukuklarında belirgin değişikliklere neden oldu[3]. Ege ve Akdeniz boyunca “görünmez Berlin Duvarları”, Avrupa’yı “göçmen istilasından” korumak için yükselmeye başladı. Halbuki bu istilanın varlığına dair bir işaret ya da gösterge mevcut değildi. Avrupa'ya yönelik göç ve iltica hareketi, Dünya'nın diğer bölgelerindeki insan hareketliliği ile karşılaştırıldığında “anlamlı bir istatistiksel farklılık” göstermiyor. Avrupa'da yaşayan düzensiz göçmenlerin toplam nüfusa oranı(Avrupa'ya yasadışı yollardan gelip, Avrupalılar'ın işlerini çalan o meşhur göçmenler!) sadece %0.8.ABD’de bu oran %3.6, kimi Asya ve Afrika ülkesinde %10’lara kadar çıkabiliyor bu oran.[4] Bir başka rahatsız edici istatistik ise düzensiz göçmenlerin Avrupa'ya geliş yolları, yöntemleri. Çoğu göçmen AB'ye vize ile, olağan noktalardan giriş yapıyor ve vize süresi sonunda kalmaya devam ediyor. Tekneler ile AB sınırlarına “dayanan” göçmen ve mültecilerin oranısadece %10 ila %15 civarında[5]. Bu gerçeklere rağmen, 2010’lu yıllar ile Ege ve Akdeniz'in görünmez duvarları, birer birer, gerçek kale surlarına dönüştü.

Mellila’da, Trakya'da (hem Yunanistan hem de Bulgaristan sınırlarını duvarlar ile korumaya aldı), Ceuta’da duvarlar, elektrikli, dikenli teller birbiri ardına yükseldi[6]. Elbette devletlerin sınırlarını “korumasından” sözedilebilir ancak bu güvenlik tedbirlerinin o kadar da masum bir politikadan kaynaklanmadığı açıktır. (Sınır politikaları hakkında daha detaylı bilgi için şu yazıya bakabilirsiniz.http://www.multeci.net/index.php?option=com_content&view=article&id=305%3Asnr-oyunlar&catid=47%3Aorcun&Itemid=11&lang=tr )

Akdeniz'de arama kurtarma faaliyetleri ise bu o kadar da masum olmayan politikaların bir bileşeni haline geldi. Dünya'nın en yoğun gemi trafiklerinden birine sahip Akdeniz'de, göçmenleri taşıyan tekneler, bir anda görünmez hale gelebildi. Charles Heller ve Lorenzo Pezzani tarafından 2014 yılında hazırlanan Liquid Traces - The Left-to-Die Boat Case başlıklı belgeselde açıkça kanıtlandığı üzere, Libya açıklarında günlerce sürüklenen göçmenleri taşıyan bir teknedekilerin herkesin gözleri önünde susuzluktan ve açlıktan öldüler[7]. Ticari gemilerin, savaş gemilerinin yanıbaşından geçmesine, yardım çağrılarının sahil güvenlik yetkilileri tarafından duyulmasına karşın ölüm kalım mücadelesi günlerce sürdü. Akdeniz'i karış karış izleyen uydularda, sahil güvenlik radar ekranlarında kayboluverdiler.

İtalya tarafından Ekim 2013’te başlatılan Mare Nostrum operasyonu, amacı insan kaçakçılarını yakalamak ve güvenliği sağlamak olsa da, kısa sürede geniş çaplı bir arama kurtarma faaliyetine dönüştü. Kuzey Afrika'da çatışmaların ve istikrarsızlığın arttığı bir dönemde on binlerce insanın hayatı kurtarıldı. Ancak ne yazık ki, operasyon birinci yılın sonunda, Aralık 2014’te İtalyan yetkilileri tarafından iptal edildi. Operasyon hayat kurtarıyordu ancak masraflıydı! Yerine Frontex[8] tarafından başlatılan Tridon operasyonu ise öncülünün yetersiz, etkisiz ve amaçsız bir gölgesi olmaktan öteye gidemedi henüz[9].

Avrupa Birliği’nin siyaset arenasında atılacak adımlara dair sonu gelmeyen tartışmalar devam ederken ve üye ülkelerde yabancı düşmanlığı yükselir ve körüklenirken (Hollanda’da Geert Wilders ve partisi PVV, Fransa’da Le Pen ve Ulusal Cephe, İngiltere’de UKIP sadece öne çıkan bazı örnekleri) sokaktaki insan yaşanan trajedilere karşı harekete geçti. Avrupa'nın dört bir yanındaki aktivistler bir araya gelerek, Akdeniz'i izlemeye başladılar. Kazaları, ihlalleri raporlamanın yetersiz olduğunu görerek, devletlerin gözlerini kapayıp, kulaklarını tıkadıkları çağrılar için bir acil durum telefon hattı (Alarm Phone) kurdular[10]. Malta’lı bir karı koca, teknelerini arama kurtarma ekipmanları ile donatarak, Akdeniz'e açıldılar[11]. Almanya'dan iki iş adamı, birikimlerini bir araya getirerek aldıkları tekneyle, tehlike altındaki göçmenlere yardım malzemesi ulaştırmaya başladılar[12]. Benzeri pek çok irili ufaklı girişim, sokaktaki insanların devletlerinden umudu keserek, doğrudan eyleme geçtiklerini de göstermekte.

Türkiye’nin sorumluluğu

Bugün Avrupa sınırlarında yaşanan göçmen ölümlerinde, AB üyesi devletlerin ve politikalarının sorumluluğuna dair gitgide genişleyen bir dosya mevcut. Ancak bu durum sorumluluğu AB’ye atıp, bir suçlu bulmanın huzuru ile, gözümüzü kapatmamızı engellemeli. Nasıl ki göç kavramının tek bir bileşeni, nedeni ya da rotası yoksa, göçmen ölümlerinin de tek bir suçlusu yok. Göç yolları boyunca, her devlet, her kurum ve her birey doğrudan sorumluluk taşıyor bu ölümlerde. Ve bu sorumlular içinde Türkiye'nin ismi kalın çizgilerle tekrar tekrar çizilmeli.

Anadolu topraklarınınson yüzyıldaki kiracısı Türkiye, göçmenlere ve mültecilere maalesef hiçbir zaman onurlu bir yaşam şansı sunmadı[13]. Açık ve kapsamlı bir göç politikası oluşturmadı ve konu çok başlı, kurumsal olmaktan uzak, keyfi, de facto uygulamalar ile idare edilmeye çalışıldı ve bu uygulamalar sonucunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)  yargılamalarında pek çok defa temel hak ve hürriyetlerin ihlali ile suçlanarak, mahkum edildi[14]. 2013 yılında kabul edilen ve ancak geçtiğimiz yıl, 2014 yılında, yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasası[15], bu alanı ilk kez derli toplu hale getirme hedefinde. Bununla birlikte sözkonusu yasa henüz çok yeni, öngördüğü kurumlar henüz kuruluş aşamasında ve alandan gelen ilk raporlar uygulamada ciddi sıkıntılara işaret etmekte. Bugün hala Türkiye’ye sığınan mültecilere, yolu Türkiye’den geçen göçmenlere yaşamlarını yeniden kuracak desteği vermekte aciz kalıyoruz. Ve onlara yeniden yollara düşmekten, hayatlarını riske atmaktan başka çare sunamıyoruz.

Örnekler ise hemen gözümüzün önünde; aradan geçen 4 yıla karşın, iç savaştan kaçan yüzbinlerce, milyonlarcaSuriyeliye onurlu bir yaşam olanağı sunamadık Türkiye'de. Yerel gazetelerde, haber kanallarında yabancı düşmanlığını körükleyen yazılar, haberler çoğalmakta[16]. Valiler Suriyelileri şehirlerinin dışına ”atmakla” övünebiliyorlar[17]. Gerek iktidar gerekse de muhalefet partilerinin sözcüleri, destekçileri, bu insanların trajedisi üzerinden gündelik politikalar üretmekte, söylemlerinde kullanmakta. Evlerini, birikimlerini, yaşamlarını geride bırakan Suriye başta olmak üzere, farklı ülkelerden kaçarak, Türkiye’ye sığınan pek çok insan, gerek uzun erimli politikaların olmamasından gerekse de yerel ve ulusal ölçekte artan yabancı düşmanlığı nedeniyle Türkiye’den ayrılarak, tekrar yollara düşmeye başladı.

2015 yılının Ege'de acılarla dolu bir yıl olacağını şimdiden biliyoruz, 2016 yılının ise daha da kötü bir yıl olacağından korkuyoruz.

Yıllardır kendi başlarına hayata tutunmaya çalışan bu insanlar, hiçbir gelecek göremedikleri Türkiye'den ayrılmaya başaladılar. Yunanistan'da sığınma  başvurusu yapan Suriyelilerin sayısı geçen yılın ortalamasının iki katına ulaştı[18]. Ege ve Akdeniz'deki meydana gelen kazalarda, Suriye'den kaçan insanların sayısı ciddi oranda arttı. Bu sayılar, sokaklarda dilenen Suriyelilerden, işportacı Afrikalılardan ve diğer pek çok farklı ülkeden gelen mültecilerden, göçmenlerden “kurtulduğumuz” anlamına gelmiyor. Bu sayılar gerçeklere gözümüzü kapadığımızı ve ve binlerce insanı hayatlarını riske atarak, yollara düşmekten başka bir seçenek sunamadığımız anlamına geliyor.

Göçmen ölümlerinden Türkiye’deki her kurum, her birey doğrudan sorumludur, en az Avrupa’nın ölümcül göç politikaları kadar.


Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.