1. Tekstler

  2. Makale

  3. Zübeyit Gün
  4. Mülteci ve göçmenlerle ilgili bazı manipülasyonlar ve bunların ideolojik temelleri
Mülteci ve göçmenlerle ilgili bazı manipülasyonlar ve bunların ideolojik temelleri,mülteci,ve,göçmenlerle,ilgili,bazı,manipülasyonlar,ve,bunların,ideolojik,temelleri

Mülteci ve göçmenlerle ilgili bazı manipülasyonlar ve bunların ideolojik temelleri

Mülteci ve göçmenlerle ilgili yazarken ilk önce manipülasyonlara ve bunların ideolojik kaynaklarına değinmenin gerekli olduğunu düşündük, çünkü ülkemizde yavaş yavaş hareketlenmeye başlayan mülteci hareketi ve çalışmaları genelde batıda yapılmış çalışmaların bir taklidi yada ithali görünümündedir.

A+ A-

Bu hem alandaki yardım çalışmalarında hem de alanda yapılan araştırmalarda açık bir şekilde ifadesini bulmaktadır. Birikmiş tecrübelerden yararlanmanın önemli olduğunu düşünmekle beraber, içerdikleri ideolojik tuzaklara düşmemenin de en az tecrübelerden yararlanmak kadar önemli olduğunu düşünmekteyiz. Elbette bunun sırrı her şeyden önce çalışmaların kimin için ve kimler tarafından yapıldığı ve finanse edildiği sorusuna verilecek cevapta gizlidir.

Aktüel en önemli manipülasyonlardan biri göçmen ve mültecilerin sayıları ve gittikleri ülkelerle ilgilidir.

Dünyada mevcut göçmen ve mülteci oranlarıyla ilgili önemli tartışmalar meydana gelmektedir: genel eğilimde; göç oranlarının devasa arttığı, kontrolden çıktığı, göç alan ülkelerde önemli problemlere neden olduğu savunulmakta ve çeşitli göç politikalarıyla kontrol altına alınması gerekliliğini vurgulanmaktadır. Gelişen teknoloji, artan iletişim ve ulaşım imkanları ile göçün arttığı ve mesafesini de uzattığı söylenmektedir.

Fakat konuya aşina olanların çok iyi bilebileceği gibi; göç ve mültecilik konusu – özellikle Batılı gelişmiş ülkelerde- ideolojik bir tercih çerçevesinde planlı bir şekilde öne çıkarıldığı ve önemli bir sorunmuş gibi yansıtıldığı bir sır değildir. Günümüzde teknolojinin, ulaşım ve iletişim imkanlarının çok gelişmiş olmasına rağmen, dünyada sadece 130 milyon insanın hareket halinde olduğu ve bununda dünya nüfusunun sadece %2’sine denk düştüğü, nüfusun geri kalan %98’inin durağan olduğu gerçeğinin unutulduğu görülmektedir (Richier, 2006).

Giderek yükselen zincirleme ve kitlesel göç hareketleri bile -her yıl neredeyse 2-4 milyon daha fazla- karşılaştırmalı tarihsel perspektif göz önüne alındığında çokta yüksek sayılmazlar. Faist’e (2003) göre, uluslar arası göç hacminin yüzyıl boyunca düzenli olarak arttığına dair yaygın beklentileri destekleyecek kesin bir kanıta rastlamak mümkün değildir. Örneğin, 1919-1980 döneminde gönüllü göç durumuyla ilgili uluslar arası göç hacmi, 1814 ile 1914 arasındaki zaman dilimindeki göç hacmi kadar düşüktür ve aralarında anlamlı bir farklılaşma yoktur.

Göç ile ilgili tartışmaların kaynağı genellikle gelişmiş batı ülkeleridir ve göçün olumsuz sonuçlarını daha çok onlar gündeme getirmekte ve tedbir alınmasına çalışmaktadırlar. Bu durumdan hareketle en çok göç alan ve mülteci kabul eden coğrafyanın Batı Avrupa ve A.B.D. olduğu düşünülebilir. Yani sürekli göçün yönünün bati ve kuzey olduğu vurgulanmaktadır. Fakat dünyadaki gizil göç süreçleri incelendiğinde gerçeğin hiçte böyle olmadığı görülmektedir. Savaş, siyasi istikrarsızlık, ekolojik felaketler, ekonomik yıkımlar veya etnik, dini ve kabileler arası çatışmalar sebebiyle yerlerini terk etmeye zorlanan birçokları bile ülkelerini terk etmeye yanaşmamakta iç göçü tercih etmektedirler. Türkiye buna çok iyi bir örnektir. En iyi ihtimalle başka gelişmekte olan ülkeye geçmektedirler, ama Kuzeye yarım küreye ya da Batıya değil. Göç edenlerin en az yarısı bir gelişmekte olan ülkeden diğerine göç etmektedir, gelişmiş olan ülkelere değil. Güney-Güney göç akışları rakamsal olarak Güney-Kuzey akışlarına oranla daha anlamlıdır. Hatta bu durum mülteci akımları için de geçerlidir. Örneğin 1990 yılında dünyadaki tahmini 130 milyon göçmenin % 55’i gelişmekte olan ülkelerde yerleşmişlerdi. Dünyadaki mültecilerin % 97’si bilhassa gelişmekte olan ülkelerde(üçüncü dünya ülkelerinde) kalmaktadır (Faist, 2003)

Mevcut göçmen durumuna baktığımızda da aynı tabloya rastlamak mümkündür. Genel olarak, bazı gelişmekte olan ülkeler nüfusları içerisinde yüksek yüzdelerle işçi göçmenleri ve mültecileri ağırlamaktadırlar. Örneğin, Ürdün’de bu oran % 26, Kosta Riko’da % 19’ken, çok göç aldıkları söylenen Almanya’da bu oran % 8, A.B.D.’de ise sadece % 9’ dur (Farrag, 1997). 2002’de dünyadaki mültecilerin ve sığınma hakkı arayanların yarısından çoğu Ortadoğu ve Güney Asya’da yaşamaktaydı. Gidilen yerler arasında ise, pekte akla gelmeyecek bir ülke öne çıkıyordu: İran (Irak ve Afganistan müdahalelerinin sonucu olarak). İran dünyadaki 20 milyondan fazla mültecinin yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapmaktadır (USCR, 2004).

Sonuç olarak, gerçekten ekonomik nedenli göçler ve mülteci akımları daha çok Kuzey-Batı’ya mı oluyor yoksa bu algı manipülasyon ile oluşan/oluşturulan bir yanılsama mı? Sorusunu şöyle cevaplayabiliriz: Özetle, ekonomik olarak gelişmiş ulus devletlerdeki 65 milyondan fazla göçmen anlamlı bir sayı oluşturur, fakat bu, Güneydeki ve Doğudaki iç-göçler ve Güneyden Güneye ve Doğudan Doğuya sınır aşırı göç ile karşılaştırıldığında ufak bir rakamdır. Ancak tüm bu rakamlar, seyahat maliyetlerini azaltan taşımacılıkta ve iletişimdeki devrimler, ekonomik eşitsizliklerin yükselen algılanışları ve sabit demografik baskılar gibi aslında göç etmeleri için zaten fazla olan çekimlere rağmen asla göç etmeyenlerin çok büyük yüzdeleriyle karşılaştırıldığında önemini kaybetmektedir. Kuzey-Batı’daki gelişmiş ulus devletler, çokta dillendirildiği gibi göçmenlerin gelgit dalgaları altında kalmamaktadırlar. Zamanında sömürgeleştirdikleri ve bu yolla yer ustu ve yer altı zenginliklerini hortumladıkları ülkelerden yönelen göçmenlerin onunu kesmeye yönelik bir kamuoyu oluşturma ve alacakları önlemleri (Amerika’da Meksika sınırında silahla insan avları, Avrupa’nın kuzey Afrika ve benzeri geçiş ülkelerinde kurdukları ve Nazi kamplarını andıran mülteci kampları) meşrulaştırmaya yönelik bir manevra olduğu acıktır.

Göç, özellikle de mültecilik konularında batılı ülkelerin kopardıkları fırtına onları kendi içinde çelişkiye itmektedir. Bir yandan, son 20-30 yılda dünyanın büyük bir dönüşüm yaşadığı, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, modernizimden post-modernizme, ulus devletler dünyasından küreselleşmiş bir dünyaya geçişin yaşandığı iddia edilirken, diğer yandan küreselleşmenin yalnızca fikirlerin iletişimi/dolaşımı, teknoloji transferi, çok uluslu sermayenin nakledilmesi ve malların değiş-tokuşu ile sınırlandırılması ve insanların bu sürece dahil edilmemesi çok büyük çelişki olarak ortada durmaktadır. Bahsi gecen ülkelerin her turlu zenginliklerine özgürce yer değiştirme sansı (!) tanınırken ayni şans bu zenginliklerin gerçek sahipleri ve üreticilerine tanınmamaktadır.

Kaynakça

Faist, T. (2003). Uluslar Arası Göç ve Ulus Aşırı Toplumsal Alanlar. Bağlam Yayınları, İstanbul.

Farrag, M. (1997). Managing international migration in developing countries. İnternationalMigration Revieiw 35, 3:315-336.

Richer, L. (2006). Le droit de l’immigration. Presses Universitaires de France. Paris

USCR (US Committee for Refugees) (2004). Word Refugee Survey 2004. Washington, D.C.

 


Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.